Keth, yazıdan önceye ait bir sesin bugünde aldığı biçimi düşünmek için ortaya çıkar. Telaffuz edildiği anda eksilen, kayda geçtiğinde geriye yalnızca tortusunu bırakan bu ses, Burcu Urgut’un pratiğinde bir imgeye değil bir eşiğe dönüşür. Sanatçı resmi temsil edilen bir sahne olarak değil; varlık ile yokluk, hareket ile durma, ses ile iz arasındaki gerilimin yüzeyi olarak kurar.
Urgut’un üretimi sinema, animasyon ve çizginin birlikte kurduğu kendine özgü bir zaman anlayışına dayanır. Bu üretimde tek bir hikaye akmaz; zaman kesilir, katmanlara ayrılır ve farklı anlar aynı yüzeyde buluşur. 19. yüzyıl gravürlerini hatırlatan çizgisel dil geçmişe gönderme yapmak için değil; zamanı yavaşlatmak ve askıya almak için kullanılır. Böylece farklı dönemlere ait görüntüler yan yana gelir, kronolojik bir düzen yerine üst üste biriken bir bellek duygusu oluşur.
Eserlerde görülen mimari öğeler, ritüeller ve gündelik hayata ait sahneler sabit anlamlar taşımaz. Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Levant’tan Mısır’a uzanan kültürel izler bir hikaye kurmak yerine ortak bir eşikte buluşur. “Keth” kelimesi de bu eşiği tarif eder; Türkçedeki “ket” ile Sami dillerindeki “khet”te bulunan durma, kesilme ve mühürlenme anlamı, sanatçının yüzeyinde görsel bir karşılık bulur. Bu eserler ilerleyen sahneler değil, izleyiciyi yavaşlamaya ve durmaya davet eden alanlardır.
Burcu Urgut’un çalışmaları, bakıp geçilecek görüntüler sunmaz; zamanın katmanlarını hissettiren, dikkatle izlenmesi gereken yüzeyler önerir. Keth, sesin görüntüye dönüşmeden önceki halini ve bellekte bıraktığı izi hatırlatan bir metafor olarak serginin merkezinde yer alır.